Nâzım Hikmet Akademisi soL Portal'da
Özel Haber:
Basından
Alternatif bir eğitim, düşün ve üretim alanını var etme iddiasıyla yola çıkan Nâzım Hikmet Akademisi ilk yılı geride bıraktı. Akademi, ilk yılında piyasaya karşı soluk alınacak bir alan yaratmanın ötesine geçip bir mücadele aracı haline gelebileceğini gösterdi. Sinema, müzik, edebiyat ve sosyal bilimler alanlarından bir dizi aydın ve sanatçı, Akademi’ye büyük bir heyecan ve coşkuyla katkı sundu. Akademi’nin gençleri, öğrencileri ise eğitimin bir “kişisel gelişim” sürecinden çok daha fazlası olduğunu, olması gerektiğini gösterdiler. Akademi, ikinci yılına başlarken ilk yılın deneyimlerinden de hareketle eksiklerini kapamaya çalışıyor. Ve yeni öğrencilerini bekliyor...AKP’li 2010 Türkiyesi’nde akıl erozyonu inanılmaz bir hızla ilerlerken bu sürece sadece inatla değil, ülkenin genç kuşaklarının aklını güçlendirerek karşı durulabileceği düşüncesiyle yola çıkan Nâzım Hikmet Akademisi bir yılı geride bıraktı. Yeni öğrenci başvurularını kabul eden Akademi’nin bir yılını NHA yönetimi ile konuştuk. Ama önce kısa bir hatırlatma...
Nâzım Hikmet Akademisi, 2009 yılında, İstanbul Kadıköy Altıyol’da, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nin de bulunduğu Anarad Hıgutyun Ermeni okulu binasında faaliyete başladı. Akademi fikri, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde yürütülen çalışmaların oluşturduğu birikim de dahil olmak üzere piyasanın kuşattığı düşünsel ortama kapsamlı bir müdahale gerekliliği konusunda ortaklaşan daha geniş bir aydın ve sanatçı toplamına yaslanıyor. Sinema, müzik, edebiyat ve sosyal bilimler bölümlerini barındıran Akademi’de öğretim süresi 2 yıl. Ancak tez ve projelerle üçüncü yıla da uzanması hedefleniyor.
NHA, kâr amacı gözeten bir kurum değil. Akademi, kolektivizm, dayanışma ve gönüllülük eseslarına dayanıyor. Akademi’nin ihtiyaçları ve niteliğin yükseltilmesi için yapılan harcamalar için de öğretim üyesi ve öğrencileriyle tüm bileşenlerin gönüllü katkıları alınıyor.
Akademi’nin öğretim üyesi kadrosu oldukça zengin. Edebiyat Bölümü’nde Tahsin Yücel, Adnan Özyalçıner, Cevat Çapan, Müzik Bölümü’nde Ayşe Tütüncü, Erdal Erzincan, Neşet Ruacan, Erkan Oğur, Emin İgüs, Eylem Pelit, Şebnem Ünal, Ufuk Karakoç, Orhan Kâhyaoğlu, Hülya Tunçağ, Ayşe Özbekligil, Murat Beşer, Sinema Bölümü’nde Yeşim Ustaoğlu, Semir Arslanyürek, Mustafa Ziya Ülkenciler, İnan Temelkuran, Handan İpekçi, Mutlu Parkan, Sosyal Bilimler Bölümü’nde Metin Çulhaoğlu, Neşe Özgen, Ercan Eyüboğlu, Aydemir Güler, Ender Helvacıoğlu, Kemal Okuyan.
Nâzım Hikmet Akademisi’ne başvurular 3 Eylül’de sona eriyor. (Başvuru formu ve koşulları için: http://www.nazimhikmetakademisi.org/node/200) Eylül ayı içinde başvurular değerlendirilecek, adaylarla mülakatlar yapılarak Akademi’nin yeni öğrencileri belirlenecek. Eylül’ün son haftası eski öğrenciler de ikinci yıl için kayıtlarını yenileyecek ve ders seçimlerini yapacak. Ders programları ve içerikleri yaz boyunca sürdürülen çalışmalarda gözden geçirildi ve kesinleşti. (Bölümler hakkında bilgi ve ders programları için: http://www.nazimhikmetakademisi.org/bolumler)
Akademi 3 Ekim’de öğretim üyelerinin, öğrencilerin ve NHA destekçilerinin katılımıyla bir açılış etkinliği gerçekleştirecek, dersler ise 4 Ekim’de başlıyor.
Nâzım Hikmet Akademisi yönetiminden Zeynep Güler (Sosyal Bilimler), Çağrı Kınıkoğlu (Sinema), Nimet Çakıcı (Müzik) ve Kaya Tokmakçıoğlu (Edebiyat) ile konuştuk:
NHA ilk yılı nasıl geçirdi?
Zeynep Güler:
Nâzım Hikmet Akademisi bir yılı geride bıraktı, ikinci yılın hazırlıklarını tamamlamak üzereyiz. İlk yılda yeni başladığımız bu çalışmada, üstelik de büyük çaplı bir çalışma olmasına karşın, öğrencilerimizle birlikte bizi daha sonraki yıllara, önümüzdeki çalışmalara hazırlayacak büyük bir deneyim elde ettik. İlk yıl kendi adına açılmış bir ders veren, konuk öğretim üyesi olan, seminer veren, ders programının hazırlanmasında katılarak görev alan öğretim üyesi arkadaşlarımızın sayısı yaklaşık 75 oldu. Bunlar dışında da kendini çalışmalarımızın bir parçası olarak gören ama katkılarını gelecek dönemlerde alacağımız bir çok öğretim elemanı ve sanatçı dostumuz bulunuyor. Akademimizin sessiz, görünmez kahramanları da var elbette. Binanın restorasyonuna, donanımına özveriyle emek veren sayısız arkadaşımız, parasal yardımda bulunan ya da bazı gereksinimlerimizi karşılayan, bağışçılarımız var.
İlk yıl derslerin dışında tüm öğrencilerimizin izlediği ortak derslerimizde “Macar sineması”, “kapitalizmin krizi”, “popüler ve politik müzik tartışmaları”, “Rusya'dan Sovyetlere müzik”, “bilim felsefesi”, “İstanbul'un tarihi”, “heykellerle Cumhuriyet tarihi”, “solun tarihi”, “sosyal bilimler ve sanatlarda matematik”, “CERN deneyi”, “Anadolu'da bitki araştırmaları”, “Tunceli-Dersim tartışmaları”, “1 Mayıs Mahallesi” gibi çok çeşitli konularda seminerler düzenledik. İki panel organize ettik. Biri öğretim üyesi arkadaşlarımızın katılımıyla 8 Mart’ta yapılan kadın paneliydi. Diğeri ise işçilerinin ve sendika uzmanlarının katılımıyla düzenlediğimiz Tekel direnişi paneli oldu. İki Küba'lı konuğumuz oldu: Sinema yönetmeni Rigoberto Lopez ve Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği'nin başkanlığını da yürüten kadın edebiyatçı Nancy Morejon.
Müzik bölümü öğrencilerimizin yıl sonu ödevlerinden bir bölümünü düzenledikleri yıl sonu dinletilerinde izledik. Yıl içinde bir öğrenci arkadaşımızın parçası olduğu bir topluluk NHKM programı kapsamında bir konser verdi. Müzik bölümü öğrencilerimiz sinema bölümünden arkadaşlarıyla Turna Avazı başlığını taşıyan bir belgesel çalışmasına giriştiler. Devam edeceğini umduğumuz bu çalışma Alevi müzik geleneğini konu alıyor. Sinema bölümü öğrencileri, yıl boyunca, Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinde yazmaya başladılar. Derginin bu eğitim yılı boyunca çıkan son iki sayısında da yazıları var. İlk dönem aldıkları Bilim Tarihi dersi kapsamında hazırladıkları ödevleriyle, beş arkadaşımız Bilim ve Gelecek dergisine katkı yapmış oldu. İktidar partisinin rüşvetli propaganda filmi organizasyonuna karşı NHKM çatısı altında gerçekleştirilen Kısa Film Dayanışması'na öğrencilerimiz filmleriyle, daha çok sayıda arkadaşımız da diğer filmlerin çekim, kurgu vb. işlerine dahil olarak, katkıda bulundular. NHKM'nin gerçekleştirdiği Kısa Film Sineması gösterimlerinde, yabancı yönetmenlerin kısa filmleri üzerine sunuşlar yaptılar. Yine NHKM Sinematek gösterimlerinde altyazı çevirisi gibi işler üstlendiler. Bu arada NHA'daki bir öğrenci-asistan arkadaşımız NHKM'deki Kısa Film Atölyesi'nin yürütücülüğünü üstlenmiş oldu. Edebiyat bölümü öğrencileri Saman Sarısı isimli bir fanzin çıkardı. Sosyal Bilimler öğrencilerimizden bir bölümü tebliğleriyle Karaburun Bilim Kongresine katılıyorlar. Sosyal Bilimler bölümü öğrencileriyle ilk yılda hazırlıklarını yaptığımız ve başlattığımız okuma grupları bu yıl ilk dönemden itibaren bölümün zorunlu dersi olarak “Araştırma Grupları” çalışmasına evrilecek. Sosyal Bilimler öğrencileri arasında da çeşitli yayın organlarına yazan arkadaşlarımız var.
Nâzım Hikmet Akademisi geçtiğimiz yıl değerli bir kütüphaneyi öğrencilerinin ve ilgililerin hizmetine açtı. Bir süre önce hayatını kaybeden önemli bir fotoğrafçı ve fotoğraf tarihçisi Seyit Ali Ak’ın kütüplanesi eşi Nursen Karas tarafından bağışlandı. Kütüphanenin düzenlenmesine öğrenci arkadaşlarımız, dostlarımız da katkıda bulunuyor. Öğrencilerimiz geçtiğimiz yıl akademi bünyesinde koleksiyonunu zenginleştirmeye çalıştığımız ve bir referans bölümü kurduğumuz NHKM kütüphanesinin düzenlenmesinde de yardımcı oldular.
Sosyal Bilimler bölümünde ikinci eğitim yılının ardından yapılacak tez çalışmalarını beklemeden "Araştırma Grupları" aracılığıyla üretim teşvik ediliyor. Diğer bölümlerde de benzeri bir yaklaşım var mı? Belli bir olgunluğa ulaşmadan üretimde bulunmaya çalışmanın riskleri yok mu?
Çağrı Kınıkoğlu:
Yanıtlamaya sondan başlayayım: Belirli bir olgunluğa ulaşmadan üretimde bulunmanın riskleri neler olabilir, önce buna bakalım… Sonra olgunlaşmak ne anlama gelebilir, bunun üzerine biraz akıl yürütebiliriz.
Erken üretim, üretenin hevesini kıracak çok fazla eksiklik barındırabileceği için riskli olabilir öncelikle: Anlatmak istediklerini iyi formüle edememiş olabilir; uygun bir anlatım dili geliştirememiş olabilir; teknik açıdan duygu ve düşüncelerini aktaracak birikimden uzak olduğu için, alımlayıcısına hedeflediği şeyleri aktaramayabilir ve bütün bunlardan dolayı morali bozulup hevesi kırılabilir…
Başka ne tür riskler olabilir? Mesela, memleketimizde eleştiri sadece yıkıcı bir karakter taşıdığı ve nitelikli eleştiriden de bahsedemeyeceğimiz için, gençlere alan ve söz hakkı tanınmadığı için, bu üretimlerin paylaşılmasının “yıkıcı” sonuçları olabilir. “Ne yani, bu muydu?” ile karşılaşmak, bir yaratıcı adayı için çok yıpratıcı olabilir.
Bir başka boyutu ise şu olabilir: Piyasa denen menhus illet, uzmanlaşmayı dayattığı için, sadece belirli bir alanda kendini geliştirmiş olan yaratıcı / üretici, üretimde önem taşıyan diğer alanların önemini ihmal edebilir. Bütünlüklü kavrayıştan uzak olduğu için, ampirizme, formalizme, teknisizme v.b. kayabilir.
Bu üç örnek risk üzerinden devam edersek, haklısınız, belirli bir olgunluğa erişmeden üretim yapmanın riskleri var.
Ama biz NHA Sinema Bölümü olarak (ki NHA’daki diğer bölümlerin de benzer bir yaklaşımları var) konunun farklı boyutlarına da bakmaya çalışıyoruz. Olgunlaşmayı pasif bir süreç olarak, yani sanatçı adayının dinleyip, okuyup, izleyip kendini geliştirmesi gibi kavramak, bir tür ertelemecilik ile sonuçlanıyor. Okunacak makale ve kitabın, izlenecek filmin, dinlenecek müzik eserinin sonu yok. Bir yerden başlamak gerekiyor.
Sanatçı adayları için şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Olgunlaşmadan üretmek, erken davranmak riskli olabilir, ama üretmeden olgunlaşılamaz. Çünkü öğrenme sürecinin en önemli bileşenlerinden biri deneyimdir. Hata yapmak, öğrenmenin temel koşullarından biridir sanat alanında: Senaryo yazmaya başlamadan, anlatı kurarken ne tür problemler yaşayacağınızı tam olarak kavrayamazsınız. Bu problemlerle karşılaşmak, sizi daha canlı bir öğrenci haline getirir. Film çekmeden, anlatacaklarınızı hangi görsel ifadelerle en uygun şekilde anlatacağınızı, sinematografik dilinizi geliştiremezsiniz. Çekimde sorun yaşayacaksınız ki, plan ne demek, sahne ne demek, kurgu ne demek, daha iyi anlayabilesiniz. Ürettiklerinizi mümkün mertebe değişik kesimlerle paylaşacaksınız ki, sizin demek istediklerinizle muhatabınızın anladığı arasındaki fark, sizi daha gelişkin bir düzleme taşısın. Ürettiklerinize olağanüstü anlamlar yüklemeden, tevazuyla ve emek vererek ürettiğiniz sürece, üretim yapmak için hiçbir zaman erken olduğunu pek düşünmüyorum.
Buradan “olgunluk” konusuna gelebiliriz: Bizim olgunlaşmadan anladığımız, üretme iddiasının, bir yöntem dahilinde birikim ve deneyimle buluşmasıdır. İnsanlığın sınırsız birikiminin tamamını bir ölümlünün edinmesi mümkün değil. Seçici, ayıklayıcı olmak zorundasınız. Hedeflediğiniz birikimin kaynaklarını neye göre, nasıl seçeceksiniz; neler öncelik taşıyacak, neleri zamana bırakabileceksiniz, bunun için bir yönteminiz olmalı.
Bizim de NHA’da ve özel olarak Sinema Bölümü’nde yapmaya çalıştığımız bu: Akademideki öğrencilerimizle, binlerce film, binlerce makale ve kitap, sürekli değişen teknolojinin karşısında birlikte yol alarak, belirli bir yöntemsel bakış, bilgi birikimi ve deneyim kazandırmayı hedefliyoruz. Birikim edinme ve üretme korkusunu birlikte aşmaya çalışıyoruz. Bu yüzden birikim kadar üretim de çok değerli bizim için. Üretimi teknik, tek boyutlu, içine gömüleceğiniz bir alan olarak kavramaktan kurtuldukça, geliştirici ve keyifli bir alan açılıyor önünüzde.
Üretmek yaşama müdahale etmektir. Üretebilen değiştirir ve kendisini de dönüştürür.
Kaya Tokmakçıoğlu:
Genel olarak edebiyat yapıtının yaratım sürecinin diğer sanat dallarınınkine göre daha bireysel olduğunu söyleyebiliriz. İster şair, ister romancı veya denemeci, edebiyatın hangi alanından olursanız olun sonuçta yapıtınızı üretirken bir masanın başında bilgisayarınız veya daktilonuzla baş başasınızdır. Geçtiğimiz yıl yola koyulduğumuzda edebiyatın bu bireysel tarafını “törpülemeyi”, kolektif üretimin önemini vurgulamayı kendimize hedef olarak seçmiştik. Bunun altından kalkılması kolay olmayan bir yanı olduğunu belirtmemize gerek yok sanıyorum. Somut olarak konuşacak olursak Zeynep’in de değindiği gibi geçtiğimiz yıl ikinci dönem Edebiyat Bölümü öğrencilerimiz “Saman Sarısı” adındaki dergiyi iki sayı çıkardılar. Tamamen kolektif bir emeğin ürünü olan derginin tasarlanmasından, mizanpajına; sayfalarındaki öykü, deneme, şiir vd. yapıtların üretiminden, dağıtımına kadar pek çok başlıkta “Saman Sarısı” ortak bir aklın ürünü olarak yola devam ediyor. Aslına bakarsanız edebiyatta üretmeden olgunlaşmak pek mümkün değil. Tarihte çok az yazar “ilk yapıtıyla” büyük ses getirmiş bu güne kadar. Dolayısıyla nitelik bağlamında kimi riskler aldığımızın farkında olmakla birlikte, olgunlaşma sürecini üretimden ve özellikle kolektif yaratımdan bağımsız düşünmek pek mümkün değil.
Türkiye'de birkaç üniversite hariç tutulursa, ki onların da ciddi eksikleri olduğu söylenebilir, edebiyatın büyük ölçüde "akademi dışı" geliştiği ama buna rağmen yayıncılık dünyası üzerinden piyasaya kuvvetli bir biçimde eklemlendiği bir ortamda gerçekten çok cazip isimler, konularla yola çıkıldı. Bir çekim merkezi olma konusunda ilk yılın sonunda gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kaya Tokmakçıoğlu:
İlk olarak geçen ay hayata gözlerini yuman Füsun Akatlı hocamızı anarak söze başlamak istiyorum. Bildiğiniz gibi bu dönem akademide ders vermeye hazırlanıyordu kendisi. Bizim ve tabii ki Türkiye edebiyat ortamı için yeri doldurulamaz bir kayıp. Kendisini saygıyla anıyoruz. Sizin de belirttiğiniz gibi çok önemli isimlerle yola çıktık. Büyük iddialarımız olduğu için “büyük” isimlerin varlığı bize çok önemli bir destek sağlıyor. Diğer yandan omuzlarımıza binen yükü de bir o kadar arttırıyor. Geçtiğimiz iki döneme baktığımızda edebiyat bölümü olarak önemli bir deneyim elde ettiğimizi söyleyebiliriz. Hem edebiyat bölümü için “akademi kültürünün” yerleşmesi hem de edebi üretimin geliştirilmesi bağlamında iyi bir yol aldığımızı düşünüyoruz. Öykü ve şiir atölyelerindeki hocalarımızdan aldığımız geri beslemeler de öğrencilerimizin edebi üretimde çıtayı yükselttiklerini işaret ediyor. Açıkçası yeni döneme girerken ileriye daha da umutla bakıyoruz.
Müzik bölümü öğretim kadrosu ve içeriğiyle NHA'nın en göz dolduran bölümlerinden biri. Ancak aynı zamanda ayrı çalgı sınıfları, derinleşme gereksinimi gibi nedenlerle NHA'nın bütününden izole olma handikapını da en fazla barındıran bölüm. Konservatuarlar başta olmak üzere mevcut müzik eğitimindeki en büyük eksik de toplumsal olanla etkileşimin az olması. İlk yılda bu anlamda başka bir müzik okulu olma konusunda ne kadar yol alındı?
Nimet Çakıcı:
Aslında özellikle müzik bölümü için göz dolduruculuk hadisesinin oldukça olumlu ve anlamlı yanları var elbette fakat aynı zamanda kafa karışıklığı da yarattığını söyleyebilirim.
Özellikle geçen seneki önkayıtlar esnasında bir müzik kursu olmadığımızı anlatmak epey mesaimizi aldı. "Erkan Oğur orada kurs veriyormuş, ben hiç gitar bilmiyorum perdesiz gitar öğretir mi bana acaba?", "Erdal Erzincan bizim dernekte konser verir mi?", "Eylem Pelit beni bir dinler mi?" türünden telefonlar da gelmiyor değil. Yani müzik bölümü hocalarımızın aynı zamanda kendi alanlarında önemli icracılar olmaları ve hep göz önünde olmalarının bölümler arası kurulmaya çalışılan temas ve bütünlüğe engel olabileceğini de düşündürten taleplerle karşılaşmadık değil. Fakat bu konuda bence oldukça kıymetli deneyimler yaşadık ve başından beri NHA’nın ayırt edici özelliklerinden biri olarak ifade ettiğimiz kolektif çalışmayı her bir bölümün iç işleyişi ve akademi bütünlüğü çerçevesinde hocalarımızla birlikte aktarabildiğimiz bir zemin oluşturduk. Dolayısıyla geçtiğimiz bir sene içerisinde gördük ki bu durum usta - çırak ilişkisinde hiçbir tutukluğa ya da suistimale sebep olmadı.
Dolayısıyla bütünden izole olma kaygısında haklısın... biz de aynı soruları sorduk kendimize - sormaya ve yanıtlarını güçlendirmeye devam ediyoruz. Her bölümün kişisel donanımı ve derinliği ihtiyaç haline getiren bir temel ilkesi elbette var, olmazsa olmaz. Bunun müzik bölümündeki tezahürü ise müzikal hassasiyetlerinizi doğru yönlendirebileceğiniz, bu kapsamda da müziğin temeli işitme-okuma-yazma ve tabii ki enstrüman hakimiyetinizi daha da yetkinleştirmeniz için gereken çalışma temponuzun düşmemesi kadar, kuram ve diğer bölümlerin ortak derslerine gösterilmesi gereken hassasiyetin de eşit olması dilek-şartını koyuyoruz masamızın üstüne. Bununla ilgili çok güzel örnekler yaşadık. Ulaş Özdemir ve Gülçin Özkişi hocalarımızın geçtiğimiz dönem verdikleri Dünya Müzik Kültürleri dersinin ödevlerinden biri olan "Ritüel ve Müzik" başlığı için çok çeşitli alanlardan araştırmalar yapıldı. Bu araştırmalardan biri müzik bölümü öğrencilerimizin, hocalarımızın ve sinema bölümü öğrencilerimizin ortaklaşa yaptığı bir çalışmaya dönüştü. Bu kapsamda Alevi Müziği başlığını inceleyen kolektif çalışma "Turna Avazı" isimli bir belgeselle sonuçlandı. Elbette eksikler barındıran bir çalışma ama bütünden izole olamayacağımızın güzel bir yanıtı olarak kabul edebilirsiniz. Bu tarz çalışmaları önümüzdeki dönemlerde edebiyat ve sosyal bilimler bölümleriyle devam ettireceğiz. Bu konuda bölüm içindeki dalların da birbiriyle teması çok önemli. Müzik bölümü içindeki alanların her birinin kendi kabuğuna çekilmiş enstrüman sınıflarına dönüşmesi riski de hep gündemimizdeydi. Fakat müzik bölümünün sene sonunda yaptığı iki gün süren öğrenci konserleri enstrüman sınıflarının ortak çalışmalar sunduğu ve sonunda hocaların öğrencileri için sergiledikleri sürpriz konser öncesi daha önce bir arada görmediğimiz değerli müzisyenlerin müzik odalarında gizli gizli yaptıkları prova süreçleri keyifli ve çok önemli bir deneyimdi.
Başka türlü bir müzik okulu olma konusunda da az önce aktarmaya çalıştığım deneyimlerden de yola çıkarak “şu modelde bir akademi açıyoruz, şöyle bir müzik eğitimini de barındıracak ” türü bir hamasete düşmeden ama elbette ilkeleri olan dinamik bir süreç tarif ediyoruz. Bu süreç içerisinde akademimizin nerede duracağını bulacağız ve yaşayacağız. Yine ifade etmeye çalıştığım bölüm için söyleyeyim; bugüne kadar denenmiş, konservatif, kalıplaşmış, müfredatları çok net bir yapılanmayı oluşturmak niyetinde değildik, böyle bir niyetimiz yok. Müzik sistematik bir eğitimin mutlaka uygulanması gereken bir alan. Bu ihtiyacı karşılayacak bir temel müzik eğitimi perspektifimiz var. Müfredat taslaklarıyla hareket ediyoruz ama bunun kapılarını hep açık tutuyoruz. Meselâ bu sene yeni birinci sınıflarımız için bazı derslerin dönem sıralaması farklılaştı. Çünkü öğrencilerin birikimleri, süreç, beklentiler ve ihtiyaçlar bunu gerektiriyor.
Konservatuarlardan farklı kurgulamaya çalışıyoruz müzik eğitimimizi... bunun başka bir dizi sebebi var. Bizim anladığımız anlamda ilk konservatuvarın Paris’te 1795 senesinde Belediye Bando Şefi Bernard Sarratte tarafından İnstitut National de Musique olarak kurulduğu bilgisinden hareket edersek, Türkiye’ye de ilk konservatuvarın İstanbul’da Darülelhan adıyla 1913’te İttihat ve Terakki tarafından kurulduğunu... Avrupa'ya göre çok da köklü olmayan ama yine de önemli bir zaman dilimini kapsayan konservatuar geleneğimizin gözle görülür bir şekilde özgün bir ekole ve deneyime sahip olmadığını söylemek hiç de zor değil.
Eisler'in bir sözü vardır: "Sadece müzikten anlayan, hiçbir şeyden anlamaz!" Şostakoviç'i iyi icra etmek için başka derinliklerden nasip almak gerekiyor. Çünkü bu hayat bölüyor ve parçaların arasındaki ilişkileri yok ediyor. Bizler parçaların arasında bölünmüş insanlar olarak parçaları birleştirmek ve aktarmakla müthiş bir zaman ve güç harcıyoruz. Konservatif eğitimin uzun yıllardır yaptığı da biraz buraya denk düşüyor. "Uzmanlaşma"... Öncelikli olarak, yine piyasanın kurallarına tabi olarak sunulan “uzmanlaşma” ile bir derdimiz var.
Bilim de sanat da o kadar parçalandı ve kompartımanlara ayrıldı ki, meslektaş olanlar bile birbirleri ile iletişim kuramaz hale geldi neredeyse. Kimsenin kimseyi dinlemediği, beğenmediği bir piyasaya emanet geleceğiniz. Sözün özü; bir müzisyenin tarihsel ve toplumsal donanımı yoksa, doğadan emanet aldığı seslerle, yaptığı işi içselleştirmek gibi bir yeteneği yoksa, o zaman bu sektörün bir parçası olmaktan öteye gidemeyecektir. Biz diyoruz ki, müzik insanımız hem üretsin hem de ürettiğini içselleştirebilsin. İçselleştirmekten anladığımız yapının arkaplanını, sosyolojik, antropolojik arkaplanını algılayabilmek, yorumlayabilmek. Derdimiz bu.
Şunu eklemeden geçmeyeyim; bölümümüzü kurgularken hep bir orkestra, bir koro yani aslında bir müzisyen topluluğu düşledik. Hatta enstrüman dağılımlarını bu topluluğun ihtiyaçlarına göre de organize etmeye çalıştık. Yani düşünen, konuşan, tartışan ve paylaşan bir müzisyen topluluğu amaçladık. Sistematik müzik eğitimlerinde bu anlamıyla bir yetkinlik çıtası koyup kendi alanlarına dönük biriktirdiklerini kolektif bir anlayışa açık ve hazır tutmalarını sağlamayı hedefliyoruz. Bu anlamıyla geçtiğimiz yıl ses ve çalgı bilgisi alanlarında eğitim gerçekleştirdik . Bu yıl yine bu alanlarda üç yeni sınıf daha açıyoruz. Eylem Pelit’le bas gitar sınıfı, Hüseyin Alpaslan’la klarinet sınıfı ve Ayşe Özbekligil hocamızla keman sınıfı açıyoruz. Bir de 2011 itibariyle müzikoloji ve kayıt teknolojileri olarak iki yeni dal için çalışmaya başlayacağız. Ders programımızda; Atölye dersleri, müzik kuramı dersleri, müzik tarihi dersleri, kuram/yöntem dersleri, seçmeli dersler ve seminerler yer alıyor. Bu dersler içerisinde yer alan Oda Korosu ve Oda Müziği dersleri, az önce sözünü ettiğim “uzmanlaşma” ve giderek baskın kimlik haline gelen “bireysellik”e karşı “kolektif üretim”i, “birlikte çalıp – birlikte söylemek”i önermektedir.
Emin İgüs'ün sevdiğim bir sözüyle bitireyim: "Bundan sonrası üretmek, paylaşmak ve size ihtiyaç duyup da ulaşamayan insanların yanında olmaktır".
Sinema NHA'nın içinden çıktığı bünyenin, NHKM'nin birikimine yaslanarak yola çıktı. Bildiğimiz kadarıyla AKP'ye karşı Kısa Film Dayanışması ile de en erken ürün veren bölüm oldu. Sineme Bölümü'nün önümüzdeki yıla ilişkin hedefleri neler? Birinci sınıf programında değişiklikler/yenilikler var mı? Üretim konusunda nasıl bir perspektife sahipsiniz?
Çağrı Kınıkoğlu:
Yeni İnsan Yeni Sinema dergisi’nin eksende olduğu bir birikimle yola çıktık. Sinema üzerine düşünmek, aynı zamanda toplum üzerine, insan üzerine, estetik üzerine düşünmek anlamına geldi hep bizim için. Bunun yanı sıra NKE ve NHKM’de yaptığımız film gösterimleri, sunuşlar, seminer çalışmaları, hem ilişki hem de birikim anlamında önemli bir zemin oluşturdu. Bu alanda şöyle bir temel problem var: İstikrar, süreklilik, kurumlaşma açısından sinema alanı çok ciddi sorunlar yaşıyor. Akademi kanalıyla, bu başlıklarda yol alabilmeyi hedefliyoruz. Kurumlaşmış, belirli düşünsel estetik gelenekler oluşturmayı hedefleyen bir yapı, her defasında “sıfırdan başlama” basıncını ortadan kaldıracak diye düşünüyoruz.
Üretkenlik bu açıdan da çok önemli. Birikimin sonraki kuşaklara devrolabilmesi için, yazılı ve filmsel üretim can alıcı önem taşıyor. Akademinin sinema bölümünde bu doğrultuda adımları güçlendirmek için müfredatımızda kimi geliştirmeler de yaptık. Uygulama kapasitesini yükseltmek üzere, kimi ek dersler koyduk, etüd ve atölye derslerinin saatlerini arttırdık, teknik altyapımızı geliştirmeye devam ediyoruz. Akademimizin eğitici kadrosuna eğitime başlanan dönemden sonra katılan İnan Temelkuran, Handan İpekçi gibi hocalarımız, en az bizler kadar heyecanla yaklaşıyorlar bu eğitim sürecine.
Sinema alanındaki üretkenliğe sadece film üretmek olarak yaklaşmıyoruz, bunu da not düşelim. Yeni İnsan Yeni Sinema dergimizi akademi öğrencileri ve hocalarının birlikte çıkaracağı bir yayın organına dönüştürmek gibi bir mesai de yürütüyoruz bir taraftan. Ekseninde her zaman olduğu gibi ülkemizde üretilen filmler, üretim süreçleri, üretim ilişkileri üzerine düşünmek; sinema tarihine ve farklı coğrafyalara insanlığın ilerici birikimini kucaklayacak ve ileri taşıyacak bir perspektiften bakmak, dergimizin ayırt edici boyutlarından biriydi, bunu daha da ileri taşımayı hedefliyoruz.
Sosyal Bilimler ilk bakışta "ortaya karışık" izlenimi veren ancak hakim akademik ortamın dayattığı disiplinlere teslim olmayan bir ders programına sahip...
Zeynep Güler
Sosyal Bilimler Bölümü olarak zor bir işe soyunduk. Başlangıçta sanat bölümlerine servis dersleri vermek üzere ele aldığımız çalışma, bir bölüme dönüştü ve hem öğrencileriyle ve hem de ikinci yılda sayıca ve nitelikçe artan hocalarımızla güç kazandı. Düzeltmek üzere sürekli uğraştığımız eksikliklerimiz de oldu. Programımız öğrencilerimizin farklı formasyonlardan geliyor olması nedeniyle ilk bakışta “ortaya karışık” izlenimi veren bir yapıya sahipti. Ancak hakim akademik ortamın dayattığı disiplinlere teslim olmayan bir ders programı yapıldı. Daha da zoru bu programın marksist bir çerçevede yürütülmesi hedeflendi. Standart marksizm eğitimi ya da marksizmin belli konulara yaklaşımını aktaran derslerin oldukça sınırlı olduğu, yani marksizmi anlatmak yerine marksist yöntemi gelişkin bir araç olarak kullanmaya dayalı bir program yapmaya çalıştık. Zorluklar burada da bitmedi: Bir yanda marksizmi zaten bildiğini varsayan ya da haplar şeklinde yutmayı düşünerek gelenlerin hoşnutsuzluğu, diğer yanda da ana doğrultuyu kavrayamayanların dağıtıcılığını hem öğrenciler ve hem de öğretim kadrosu olarak hep birlikte yaşadık. Bu dalgalanmayı, ilgisiz gibi görünen konuları ilgi alanımıza ısrarla sokarak, geniş bir çerçevede farklı bakış açılarına sahip hocalarımızın değerli çalışma ve araştırmalarından yararlanarak aşmayı düşünüyoruz. Öğrencilerimiz bir yandan çalışıp, bir yandan başka yerlerde öğrencilik yaparken bir yandan da bizim programımız dahilinde kalan ders ve seminerler için çok okumak durumunda kaldılar, yoruldular. Ama sonuçtan memnunuz, çok su akıtacağız ki geride işimize yarayan, üretimimizin önünü açan bir birikim kalsın.
Daha başlarken kolektif bir üretim ortamı yaratma konusunda adımlar atmayı önümüze koymuştuk. Sosyal Bilimler Bölümü’nde ikinci eğitim yılının ardından yapılacak araştırma grubu çalışmaları ilk yıldan “çalışma grupları” olarak başladı. Bu çalışmaların erken olduğu, hep birlikte yolumuzu çizmeye çalıştığımız söylenebilir. Ama yaz aylarında hocalarımız öğrencilerimizle birlikte araştırma grupları tasarıları üzerinde çalışmaya devam ettik ve öğrencilerimizin farklı formasyonlardan gelmelerini ve farklı ilgi alanlarına sahip olmalarını bir avantaja çevirmeye çalıştık. Bu konuda ciddi adımlar attık, samimi çabamız devam edecek. Nâzım Hikmet Akademisi bildiğimiz eğitim kurumlarına ya da seminer dizisi türünden bugüne dek yapılmış çalışmalara hiç benzemiyor. Bir yanıyla öğrencilerini ağır sayılabilecek bir ders sürecine sokuyor, bir yandan da özgürce çalışmak istedikleri alanlarda hocalarıyla birlikte çalışmalarını olanaklı kılmaya çalışıyoruz. Bunu hep birlikte kendi çalışmamız olarak görüyoruz.
Unutmadan belirtmek isteriz ki geçtiğimiz yıl akademimizde ders vererek bize katkılarını sürdürmeyi planlayan Kemal Özer ağabeyi kaybetmenin acısını yaşadık. Anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
Kaynak:
