Nazım Hikmet Akademisi Hakkında

Nâzım Hikmet Akademisi adıyla bir eğitim, düşün ve üretim merkezi oluşturma niyeti Türkiye’nin iç açıcı olmayan entelektüel atmosferine müdahale arayışlarının bir ürünü olarak gündemimize girdi. Dolayısıyla en baştan söyleyelim, Nâzım Hikmet Akademisi “herhangi” bir eğitim-öğretim kurumu değil. Ya da bir eğitim kurumu olduğu kadar, aynı zamanda bir mücadele aracı. Peki, neye müdahale etme arayışındaydık? Hemen ve özetle söylersek, çağımızda her türlü gericiliğin anası olan veya ebeliğini üstlenen piyasaya. Abarttığımızı zannetmiyoruz. Türkiye'de toplumsal sorunları son derece yüzeysel olarak algılayan sanatçılardan ve sanatsal süreçlerle kendi üretkenliği arasında bağ kuramayan bilim insanlarından, biri diğerinin alanıyla ilgili görüş geliştiremeyen sanat veya bilim disiplinlerinden geçilmiyor. Uzmanlaşmanın geçirimsiz odalara hapsolmaya dönüştüğü yerde, verimli bir işbölümünden bahsetmek mümkün olmaktan çıkar. İçine kapanılan alanda da verimli, geliştirici, zenginleştirici üretimler ortaya konması kaçınılmaz olarak güçleşir, belki de olanaksız hale gelir. Aslında bizce, insanın entelektüel üretkenliğinin bilinçli bilimsel ve sanatsal etkinlikler düzeyinde tanımlanabilmesinin bazı koşulları olmalıdır. İnsan aklı, insanlığın kültürel birikimi bir bütündür. Bu bütünlüğün gündemden düşmeye başladığı yerde, olup bitene bilim veya sanat adını vermek mümkün müdür? Bir diğer koşul da, bilim ve sanatın toplumsal yaşamda doğrudan veya dolaylı bir ilerlemenin, zenginleşmenin, değişmenin araçları ve alanları olmalarıdır. Bilim ve sanatın toplumu ilerletme güdüsüyle bağlarının geçmişten bu yana sık sık kopmuş olması, bugünkü ilişkisizliği meşru göstermez. Dahası, günümüzde çeşitli bilim ve sanat insanlarının kendi disiplinlerine son derece dar tanımlar getirerek kendi kendilerini hapsetmeleri, tek başına bilimin veya sanatın yanlış kavranıp uygulanmasının sonucu olmamaktadır. Bugün verili toplumsal ilişkiler ve buna bağlı olarak da egemen kurumsal yapı, söz konusu izolasyonu tercih etmekte ve dayatmaktadır. Verili toplumsal ilişkiler veya içinde yaşadığımız piyasa düzeni, insanlığın bütünsel birikimini kavramayı gözeten ve toplumsal ilerlemeye ürünüyle destek sunan sanatçı veya bilim insanı istemiyor. Dar alanda pratisyence çalışan, entelektüel çabası teknisizme yaklaşan unsurlar piyasanın gereklerine daha uygun düşüyor, piyasaya daha kolay eklemleniyorlar. Örnek olsun; sinema endüstrisi, reklam veya dizi prodüksiyon şirketleri, sinema sanatçısı değil, ucuza mal olacak oyuncu istiyor. Piyasa edebiyatçı değil, büyük veya küçük, uluslararası veya ulusal bir takım projelerin yazıcılarına ihtiyaç duyuyor. Bilim dendiğinde giderek daralan departmanlarda yürütülen ve piyasanın dolaylı veya dolaysız gereksinimlerini yanıtlayan araştırıcılar akla geliyor. Düzenin mekanizmaları iktisatçı değil borsa analisti, sosyal bilimci değil kampanya veya proje yöneticisi üretiyor. Akademik araştırmalar büyük çoğunlukla önceden belirlenmiş konulara yönlendiriliyor, araştırmaların sonuçlarının en azından çerçevesi önceden tayin ediliyor. Biz ne kadar insan düşüncesinin bütünlüğü desek, kurumsal yapı o kadar dar disiplin sınırlarına işaret ediyor. Piyasanın ihtiyaçları öylesini gerektiriyor! Dahası var. Entelektüel faaliyetin bütünlüğü bir kez tasfiye edilmeye başlanınca, insan aklının parçalara ayrıldığı yerde gericilik, bağnazlık, yobazlık tutunacak zemini daha kolay buluyor. Kapitalizm sanatı ve bilimi piyasaya eklemler, metalaştırır. Hele 20. yüzyılın sonlarında hızlanan süreçle birlikte, bizzat sanat ve bilim, kâr kriteriyle ölçülebilir projelere indirgeniyor. Bu tablonun ülkemizde özel ve resmi kurumlarıyla eğitim sistemine yayıldığını görüyoruz. “Piyasa” denince akla ilk geleni en sona bıraktık. Mevcut düzen uzun zaman boyunca bedelsiz bir kamu hizmeti olarak kabul edilen eğitimi metalaştırmış bulunuyor. Parası olanın eğitim alması, bilim ve sanatın özündeki insancıl yönelimlerle, toplumu daha iyiye taşıma arayışıyla bağdaştırılabilir mi? Özetle biz, insanlığın birikimini temsil etmek, topluma taşımak, bu birikimi ilerletmek ve toplumu dönüştürmek işlevlerinin, ancak piyasanın bozucu etkisine direnerek yerine getirilebileceğine inanıyoruz. Bilimin sanattan, sanat kollarının ve bilim dallarının birbirlerinden ayrılamayacağını düşünüyoruz. İşte bu yaklaşımlar bizi var olana müdahale etme gerekliliğine taşıdı. Bu müdahalenin piyasanın teslim aldığı alanı “dışarıdan” eleştirerek tamamlanamayacağını ise biliyoruz. Piyasayı ve piyasacılığı durdurmak için alternatif bir eğitim, düşün ve üretim alanını var etmemiz gerektiği açıktır. Nâzım Hikmet Akademisi bu iddiayla yola çıkmıştır. Nâzım Hikmet Akademisi bu alanda henüz yalnızca bir başlangıçtır.