Nâzım Hikmet Akademisi yola çıktı…
Ortak üreten, ortak yaratan, kolektife inanan ve bu kolektif içerisinde kendi yaratıcı gücünü dönüştürücü bir üretici güç olarak ortaya koyabilen bir aydın varlığı hedefliyoruz. Önümüzdeki senelerde bu grubun daha da genişleyeceğini düşünüyoruz.
Aylardır devam eden yoğun çalışmalar, program hazırlıkları ve öğrenci mülakatlarının ardından Nâzım Hikmet Akademisi 5 Ekim’de eğitim-üretim hayatına başladı. Sosyal Bilimler Bölümü yürütücülerinden Okan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Neşe Özgen ile Nâzım Hikmet Akademisi üzerine konuştuk.
Nâzım Hikmet Akademisi nasıl bir ihtiyaçtan doğdu, akademide nasıl bir alan açmayı hedefliyor?
Sanatçı, bilim adamı, akademisyen ve aydınlardan oluşan çekirdek ekibimiz yola çıkarken altmış kişi kadardı, şu anda seksene yakın insana ulaştık. Alternatif bir yüksek lisans programına eşdeğer, alternatif bir akademik yapılanma oluşturuyoruz. "Yüksek Lisans" benzetmesi yapıyor olmamızın nedeni, kendimizi alternatifin dışında tarif ediyor olmamızın şimdilik dışarıda çok fazla anlaşılamayacağını düşünmemiz. Bizler hayatımız boyunca Marksist bilim ve yöntemi akademide temsil etmeye çalıştık. Fakat üniversite giderek daha etkin bir biçimde geri püskürtüyor bu girişimleri. Geçmişteki gelenekselci katılık ve kabalığın yerini, kapitalist kârcı ama daha elitist bir şiddet almaya başladı. Dolayısıyla şimdi buradayız.
Marksist aydının görevi sistemin içinde mevcut dolgu malzemesi olmak, onun eksik bıraktıklarını düzeltmek değil; aksine onu baştan yaratacak, kendince üretecek güce sahip olabilmek. Marksist üretimin kendisi akademide yeni baştan başka bir varoluş durumunun mümkün olabildiğini gösterebilmeli. Tam da bunu yapmaya çalışıyoruz. Böyle bir varlık durumuna mahkum olmadığımızı, aksine bu varoluşun kendi istediğimiz biçimde daha şenlikli ve daha disiplinli bir biçimde, daha iyi bir üretimden ziyade başka bir hayatı üreterek olması gerektiğini düşünüyoruz.
Dört temel bölümümüz var: Sinema, Edebiyat, Sosyal Bilimler ve Müzik. Bizim zeminimiz bağımsız bir zemin. YÖK, mevcut müfredat, parlak sertifikalar gibi bazı başarı kriterlerini tamamıyla dışlayan, kendi iç üretim başarısını öne çıkarmayı hedefleyen bir üretim metodu uygulamayı düşünüyoruz.
Akademinin programı, planlanan eğitim süreci hakkında bilgi verebilir misiniz? Dört ayrı disiplinden bahsediyoruz. Bu farklı disiplinlerin birlikte devinmesi, birbirini beslemesi; popüler deyimiyle “disiplinlerarası”lık nasıl sağlanacak?
Program tamamen birbirinin içine geçmiş olarak kurgulandı. Elbette her disiplinin bazı teknik detayları var. Ama bunun dışında ortak derslerimiz var. Mesela Marksizmin Temel Kavramları dersi bütün bölümler tarafından alınıyor. Benzer biçimde Matematik Felsefesi tüm gruplar için genel bir seminer olacak.
Öğrencilerimiz ilk iki yıl ders görecekler. Her dönem iki zorunlu ve en az iki seçimlik dersleri var. Seçimlik dersleri istedikleri bölümden alabilecekler ama zorunlu dersleri kendi bölümlerine dair olmak durumunda. Bunun dışında diyelim underground müzik üzerine çalışmak isteyen bir grup olursa o zaman sosyal bilim grubundan mutlaka bazı temel felsefe ve teknik derslerini almak durumunda olacak. Örneğin gençlik üzerine, karşı koyuş felsefesi üzerine bazı dersler almak zorunda. Kent sineması yapmak isteyen biri mutlaka kentsel mücadeleler tarihini ya da yeni kent oluşumları dersini almalı. Benzer olarak sosyal bilimciler de öyle. Edebiyat okumayan bir sosyal bilimci olabilir mi? Felsefe bilmeyen, felsefe konuşmayı hiç değilse öğrenmemiş olan bir sinemacı olabilir mi?
Bu dersleri sınıfa girip oturmak ve bazı şeyleri dinleyip gitmek gibi düşünmemek lazım. Beraber okuyacağız ve beraber çalışacağız. Sosyal Bilimler programı için konuşursak; birinci seneden sonra çalışma grupları oluşturacağız ve gruplar ortak sosyal bilim araştırmalarının temelini oluşturacaklar.
Bu programların başarısı başarısızlığı yok diyoruz. Yani bildiğimiz ölçme ve değerlendirme kriterlerine karşı çıkıyoruz. Bunu çok düşündük: Başarıyı neyle ölçeceğiz? Kalma geçme yoksa insanları birbirine bağlayan nedir? Temel ahlaki prensipler ya da standart etik davranışların dışında neyi yaratacağız ki biz bu grupları bir arada tutalım? En zor işlerden bir tanesi buydu, çünkü kapitalizm kendi kirli ideolojisini çok başarılı bir biçimde yerleştiriyor insanların ruhlarına. Dolayısıyla beraber üretmeye çalışmak başlangıçta bir disiplin işi olacak zaten. Bizim sosyal bilimler grubunun başarı kriteri beraber üretebilmek olacak.
Mülakat süreci tamamlandı. Nasıl insanlarla birlikte yola çıkıyorsunuz? Öğrencilerinizden uzun vadede beklentileriniz neler?
Coşkulu, üretmeye yatkın; hevesin ötesinde bir üretim coşkusu olan ama sebatı ve azmi de olan yüzden fazla öğrenciyle birlikte yürüyoruz. Böyle bir grupla birlikte yola çıkmış olmak bizi mutlu ediyor, umut veriyor. Sisteme karşı başka bir varlık durumunu yaratabilecek, onu gösterebilecek ve üretebilecek bir insan grubunun potansiyel olarak varlığına inanıyoruz; bizi yola çıkmaya sevk eden de bu zaten. Ortak üreten, ortak yaratan, kolektife inanan ve bu kolektif içerisinde kendi yaratıcı gücünü dönüştürücü bir üretici güç olarak ortaya koyabilen bir aydın varlığı hedefliyoruz. Önümüzdeki senelerde bu grubun daha da genişleyeceğini düşünüyoruz.
Öğrencilerimiz içinde çalışanlar da var, halen öğrenci olanlar da ama ilke olarak mümkün olduğunca bir lisans programını bitirmiş olanları almaya çalıştık. Çünkü eğer bu programı ciddiyetle devam ettirebilirsek birkaç sene sonra yurt dışı doktora programlarından eşdeğerlik, doğrudan kabul alabiliriz. YÖK’ün master programlarını zaten yurtdışında herhangi bir doktora programı kabul etmiyor. Bizim için önemli olan güvendiğimiz uluslararası üniversitelerle ortak programlar geliştirebilmek ve akademide yeni bir alan açabilmek.
Türkiye’de artık her ilde bir üniversite var ve akademi deyince ilk olarak akla üniversiteler geliyor. Ayrıca geçmişte buna benzer girişimler olduğunu ve olmaya devam ettiğini biliyoruz. Nâzım Hikmet Akademisi’ni farklı kılan nedir?
Üniversitelerden başlayalım önce. YÖK kurulduğundan bu yana bizler akademinin her zaman üniversite içinde olmadığını, üniversitenin de her zaman “akademi”yi üretmediğini gördük. Ve sürekli arayışlar da böylece sürüyor. Daha sonra, bazı Marksist çevrelerin çeşitli kurslar, sertifika programları vs. düzenlemeye çalıştığını görüyoruz. Bu çabalar kuşkusuz takdire değer, ancak bir bütünsellik eksikliğinin baştan beri varolduğunu söylememiz gerekiyor.
Bir başka zayıf halka şu; tüm bunlar sadece İstanbul’da olabiliyor. Ve böylece bazı akademi üretim çevrelerini, aydınları, sanatçıları İstanbul dışında kısırlaştırıyor, bastırıyor ve yalnızlığa sevk ediyor. Bizim hedefimiz bunu çeşitli yerlere yayabilmek. Bir diğer farklık bunun bir sürekliliği olmasında. Bizim için önemli olan öğrencimizle ömür boyu birlikte olacak olmamız. Seçtiğimiz öğrencilerimize güveniyoruz. Onların kendilerinin de bazı yaratı karakteristikleri oluşturacağını düşünüyoruz ve zaman içerisinde onların da burada ders vermeye başlayacağını düşünüyoruz. Bunun yanı sıra tabii ki bazı tamamlayıcı ve hazırlayıcı programlar da geliştirmeye çalışacağız. Hafta sonu seminerleriyle, kıymetli bulduğumuz bazı dersleri, konuları işleyebilmeyi; eksik bıraktığımızı düşündüğümüz bazı konularda seminer verebilecek olanları buraya çağırabilmeyi umuyoruz. Yani Nâzım Hikmet Akademisi sadece yüksek lisansa benzer bir eğitim programı oluşturmaya çalışmıyor. Aslında şenlikli bir varoluş durumunu yaratmaya ve bunu geliştirmeye çalışıyor.
Bu röportaj Üniversite Konseyleri Bülteni'nde yayınlanmıştır.
